array

Yazdır

  

İslam, Aşk ve Vecdini İhya Eden Büyük Üstadıma

             Bu kaçıncı niyetlenip geri dönüşüm, bu kaçıncı cesaret edemeyişim. Masada saatlerce oturup kaleme kâğıda bakıp, kaçıncı geri dönüşüm. Bu kaçıncı yazdıklarımı yırtışım.

          Hiçbir şey bu kadar zor olmazdı. Gözüm görmemiş, gönlüm hissetmemiş ki kalemim ne yazsın. Seni, seni anlatmaya ne bu günahkâr dil ne de bu aciz kalem layık ama yine de üstadım; Hz İbrahim’in (as.) ateşine su taşıyan kuş misali, safım belli olsun istedim. Umut ettiğim gençliğin içinde olmasam da niyetim belli olsun dedim. Seni bir kerecik görmemiş olsam da, en azından eserlerinden sana olan meftuniyetim anlaşılsın istedim.

        Ne kadar büyük ve ihtişamlısın! Kaderin bizimde kaderimiz oldu hep. Eğer ölseydin, öldürebilselerdi seni içimizde, mezarın bir şehzade mezarı gibi küçük değil, Kehkeşanları yutacak gibi koskoca ve dehşetli bir mezar olurdu. Senin köklerin bu kadar derin, dayandığın mana ise bu kadar zengindi. Hak, hukuk, nizam ve intizam dimdik ayakta olmanla kaimdi. İnsanlığın huzuru ve saadeti adına varlığın ve davanla bir ömür boyu koşturdun. Dün, senin elini ayağını bağlayıp kefen biçmeye kalkışanlar, kendi kalemlerini kırdıklarının farkında bile değillerdi. Onlar kendi bindikleri dalı kesen şuur yoksunlarıydı.

         Büyük üstadım senin sarsılman ve sesinin kısılması bak nelere sebep oldu? Sen gidince dostta düşmanda yokluğunla inim inim. Bir zamanlar gıpta ile baktıkları o beldeler şimdi onlar elinde kan-revan. Ne onlar razı bulduklarından, ne de biz yitirdiklerimizden. Paramparça olan dünyamızda her gün, ne acılar yaşamakta bir bilsen. Her hakarete uğrayışımızda senin vakarlı duruşun aklımıza gelir. ‘‘Afrika’nın ya da Amerika’nın bir yerinde bir günahsız öldürülse acısı senin yüreğini dağlar.’’ Reis Bey’de öyle söylememiş mi? ‘‘ Kaldırın sahte su borularını eve ev merhamet şebekeleri döşeyin’’ Üstadım, bizim o merhamet şebekelerine olan ihtiyacımız, her zamankinden daha fazla bugün… Suriye ateş altında Irak huzursuz Afganistan diken üstende, Filistin’i hiç sorma sağımız solumuz ise dişlerini geçirmek üzere bekleyen nâ-medeniyet artıklarıyla dolu. Söyle Üstadım! Gözyaşlarımız akrepleri dahi merhamete getirirken, bunlara mazlumun âhıyla mı hitap edelim! Ya içlerinden, soylarından günahsızlar aklıma gelince; merhamet Peygamberinin söylediği gibi, ‘‘Bilselerdi belki böyle yapmayacaklardı.’’ Evet, bilmiyor üstadım! Onları yine de Yüce Mevlâ’nın ‘‘Kahhar’’ ismine değil ‘‘Rahman’’ ismine havale ediyorum. Ve kollarımı makas gibi açarak ‘‘Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!’’ diyerek onlara senin hitabınla seslenmeyi, bağlı bulunduğum değerler adına bir insanlık vazifesi addediyorum.

           Sevgili Üstadım;

       Gidişin, bizlere hicran türküleri söyletti. Açılan yaramıza varlığından habersiz yetişen ye nesillerde tuz-biber ekti. Gür sesinden ve soluğundan yoksun bir çağın kucağına itilen bu talihsiz çocuklar, unutmamalıydılar seni. Unutturulmamalıydın sen! Adın anılmalı, şiirlerin ve yazıların yüksek sesle okunmalıydı. Eiffel radyosundan okunan ‘‘ Çile’’n gibi, dünyanın ruhunu sarsmalıydın şiirin. Çeşitli perdeler altında nefes alanlar bohemin çirkefinde kaybettiklerini kusanlar ahlaksızlığı bir şeref libası gibi üstüne giyenler var ya… Onlar bir şeyi hesaba katmamışlardı. Çilekeş annelerimizin tevekkül edalı ninnileri ve doğar doğmaz kulaklarımızı dolduran ezan sesleri, iz bıraktığın coğrafyadaki her ferdin genlerine işlemişti. İşte o sesler bizi biz yapan yüksek değerlerin bir toplamıydı. Biz onlarla ruhumuzu geri aldık. Ey üstadım artık ruhumuzu bizden koparamayacaklar.

         ‘‘Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…’’  demiştin. ‘’Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik…’’Üstadım istediğin gençliğin ruhunu bizden koparmak istiyorlar. Tamamıyla, bütünüyle benliğimizi bizden alıp bizden olmayan bir sahile atmak istiyorlar. Dinimizi, dilimizi, milletimizi pörsümüş düşünceleriyle yozlaştırmak, yaktığın ateşi söndürerek bizi ‘‘belhümadal-hayvandan aşağı vaziyette’’düşürerek; o karanlık günlere geri döndürmek istiyorlar. Fakat senin gençliğin içinde yaktığın ateşi ve yavaş yavaş kök salan ‘‘Diriliş amentüsünü’’ bilmiyorlardı. Bozmak istedikleri gençlik kıyama kalkıp ‘‘Altın Neslin’’ ikinci banileri olunca şaşırıp kaldılar.

     Seni, aslında hasret dolu gözlerle hep beklemiştik. Ve geri döneceğini biliyorduk. Sana ister ‘‘İslam’ın Vahdet Ruhu’’ , ister ‘‘Millet Ruhu’’ diyelim, biz hep birkaç asırdır seni bekledik. Şimdi hazır kendimizi bulmuşken, dört bir yandan tutuşturulan fitne ateşlerini akıtacağımız gözyaşlarıyla söndürelim. Granitleşmiş sineleri bal mumuna döndürelim.

         Allah’ın izniyle ne kışın ayazından ne de fırtınasından korkumuz var. Eda etmeye çalıştığımız bu büyük vazifede Arz-ı Saadetin Fatmaları, Ayşeleri, Ömerleri, Alileri, Mehmetleri gibi ışıktan süvariler olup karanlığın sinesinden bir güneş gibi doğacağız.

       

      Hasrete hasretliğimizi yazıyorum gölgeleri ağında,

      Manidar bir gülümseyişle yanan yakılan isli kandil,

      Rüzgârın terkisinde yiten son arzu haldir.

      Bir selamdır, hâsılı bir kelamdır bu sana; Necip Fazıl

      Hasrete hasretimi yazıyorum gölgelerin ağında…

      

Aziz Üstadım ‘‘zaman bendedir ve mekân bana emanettir.’’ Şuurunda bir gençliği ‘‘İman Atlası’’ içerisinde yoğurup ‘‘Çilesi’ni’’ çektiğin için sana sonsuz minnettarım.

               

Gülçin GÖÇER

Niğde Fatih Anadolu Lisesi

 

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Copyright Joomla. Joomla Templates 2.5 | By M.Özel